Yaşama Anlam Katan Ölümlülük
Editör: Seydunaa🔍 Kaynak: Agnostik Hararetli Bir Manifesto
📚 Kategori: Felsefe / Mitoloji
⏱️ Ortalama okuma süresi 4 dk.

İster basit bir dini öğretiyle ister biyoteknoloji evangelizmiyle motive edilmiş olun, ruhsal ya da bedensel ölümsüzlük yarışı kişinin kendi varoluşunu tasavvur ediş biçiminin içinde gizli çelişkiyi daima görmezden gelir. Bir tarafta, eğer hayata gerçekten değer veriyorsak ölümden korkarız çünkü bizi değer verdiğimiz hayatın daha fazlasından mahrum edecektir ama öte yandan da eğer ölüm hiç olmazsa yaşama bu değeri hiç veremeyecektik. Ölümlülüğün farkında olmak yaşama anlam kazandıran şeyin bir parçasıdır; tam da sonsuza dek yaşamayacağımızı bildiğimiz için hayatta olmaktan duyduğumuz minnettarlığı pekiştirir. Yaşamın anlamının içini boşaltan şey ölümlülük değil asıl ölümsüzlük fikridir.
Birisine sonsuza dek aşk veya sadakat sözü verirken bile içimizdeki bir şey "sonsuzluk" kavramının ne kadar dehşet verici biçimde gayrı insani olabileceğinin farkındadır. Yunanlılar bunun farkındaydılar. Ölümsüzlük tanrıların evreniydi: onlar ölümsüzler diye bilinirdi, öte yandan ölümlü sözcüğü insan kelimesiyle eş anlamlıydı ve elbette tanrılar da bir hayli kıskanç oldukları için insanlar onların evrenine yalnızca büyük riskleri göze alarak el uzatabilirdi. Tanrılara benzeme hevesinde olanlar tam da bulmayı ümit ettikleri şekilde cezalandırılmışlardı: ölememekle. Örneğin etrafı envâi çeşit yiyecek ve içecekle çevrili olan Tantalus buna karşılık sonsuza dek yeme ve içme yetilerinden mahrum bırakılmıştı. Veya her seferinde uğradığı yenilgiye karşın ebediyen kayayı tepeye yuvarlamaya mahkum olan ve Albert Camus'un "Sisyphos'u mutlu hayal etmek zorundayız," dediği, umutsuz direniş içindeki Sisyphos ölememeye mahkum edilmişti.

Kitab-ı Mukaddes ölümlülüğü bir lanet olarak açıklamış olabilirdi ama Yunanlılar aynı fikirde değildi. Gerçek lanet ölümsüzlüktü ve kilisenin öğretisi her ne derse desin, yüzyıllar boyunca bunun farkındalığı popüler kültür ve folklorda kendine yer buldu. Yahudi aleyhtarı 'Gezgin Yahudi' efsanesini düşünün, çarmıha gerilmeye giderken kapısının eşiğinde Hz. İsa'nın soluklanmasına izin vermemekle suçlanan kunduracı bu yüzden sonsuza dek dünya üzerinde gezgin olarak yaşamaya mahkûm edilmiştir. Veya insanları korkutan ama kendisi de her gece kan bulamama korkusuyla yaşamak zorunda olan vampir Kont Dracula'yı düşünün. Geçmişteki hatalarından ötürü terk edilmiş evlerin içinde görüntüden ibaret yarı-hayata çarptırılmış hayaletleri. Hatta Superman gibi bir çizgi roman kahramanını hayal edin; kaderinde asla normal bir Clark Kent hayatı yaşamak ve sıradan bir insan gibi hayat sürüp sevmek ve ölmek yoktur.

Bizim sonlara ihtiyacımız var. Sonsuza dek yaşamak karabasan malzemesidir ve bunu temelde pek kabul etmesek de en azından günlük konuşmalarımızda ediyoruz. Uzun ve sıkıcı bir konuşmaya maruz kaldığımızda "Konuştu da konuştu, hiç bitmeyecekmiş sandım." deriz. Ardı arkası kesilmeyen gevezelikten şikayet eder ve sonu gelmeyen "ölümsüz nesir" metinlerine, kötü ve uzun filmlerin sonunda "çok şükür bitti" deriz.
Bilinçlice veya değil ama zaman içinde gelişen bir anlatı duygusuna gereksinim duyarız. Örneğin bunu çok sık kullanılan ve zamanla sınırlandırılmış olan "hayat bir yolculuktur" mecazında görebiliriz yani bir başlangıç ve bir son arasındaki bir gezintidir bu. Felsefeci Samuel Scheffler'ın Zen türü bir benzetişe oturttuğu gibi; "Etrafına çizgi çekilmemiş bir daire ne kadar daire olabilirse zamanla sınırlanmamış bir hayat o da o kadar hayat olabilir."

Ölümlü olma veya ölebilmek diyebileceğimiz şey bizi insan yapan olgunun ayrılmaz parçasıdır. Dolayısıyla erken dönem kilise otoritesi Cennet Bahçesi'nden kovulma olayına "Düşüş" diye bir ad uydurdu (bu terim İncil ile ilgili hiçbir kaynakta görülmüyor) artık ne kadar geçerli olabilecekse aynı şekilde "Yükseliş" de denilebilirdi. Havva o elmadan bir ısırık alana kadar Adem ile kendisi insan şeklinde olabilirler ama insana özgü iradeye sahip değillerdir ve yasaklanmış iki ağaç dışında çıkıp oynayabilecekleri bir bahçeleri vardır.
Bilgelik ağacının meyvesini tadar tatmaz ikisi de birdenbire bilince ve onun getirdiği kişisel farkındalığa erişiveriyorlar. Tam da bu noktada kendi varoluşlarının ayırdına varıyorlar. Dolayısıyla Cennet Bahçesi'ndeki ehlileştirilmiş ve düşünmeye gerek olmayan varoluşlarından kovulmak bu yönüyle özgürleşmek diye de okunabilir. İlk çift artık insan ve ölümlü olma adına özgürdür ve ahlâk-bilimci Hans Jonas'ın sarsıcı ifadesiyle "sınırlı ömürlerinde acı ve sızıyı" deneyimleme kabiliyetine erişmişlerdir.